İşte DUBROVNİK ya da eski adıyla RAGUSA,
Hırvatistan'ın Adriyatik Denizi Dalmaçya kıyılarında bulunan, Orta Çağdan kalma tarihi eserleri ile ünlü küçük şirin mi şirin bir şehir burası;
Tatil’e gelmeden önce en çok merak ettiğimiz yer.
Tatil’e gelmeden önce en çok merak ettiğimiz yer.
Ünlü yazar Bernhard Shaw, Dubrovnik'in eşsiz güzelliğini şöyle dile getirmiş: “Yeryüzü cennetini görmek isteyenler, Dubrovnik'e gelsin!”
Gerçi cennetle ilgili daha güzel hayallerim yok değil ama :D
Şaka biryana haklılık payıda yok değilmiş, öyle güzel bir yer burası. Gerçekten bir masal şehri adeta bir film için kurulan bir mekan , gerçek değil gibi...İstanbuldan sonra bir tam günü denizde geçirerek ve sabah kahvaltıdan hemen sonra dikkatle bu cennet yere yanaşırken bir yanda aklımızda Doğukan ile nasıl turu tamamlayacağımız olsa da görüntülere dalıp bu düşünceleri uzaklaştırmayı başardık kolayca.
Ve bir servis aracıyla doğru şehri boylu boyunca geçip, Eski Şehir’e (Buraya Stari Grad diyorlar ) geldik. Adriyatik kıyısında tamamen surlarla çevrili bir kale ve bu kalenin içine kurulu şehrin adı bu. Şehrin kalbi adeta...
Rehberimiz Deniz Hanımın güzel anlatımları karşıladı bizi, kale kapısından içeri girmeden, güzel bir meydanda ve çeşmenin hemen yanında. Detaylı bir bilgilenmeden sonra, sonunda içeri gireceğiz. Bu arada Doğukan güzel sesini buralarda da yankılatmayı başardı Deniz hanımı dinlerken bir yandan Kaan ile, Doğukan ı birbirimize paslama çalışmalarımız takdire değerdi :D
Sonunda hareket etmemizle, harekette bereket vardır misali düşünceyle susan oğlum bizi derin bir sevince boğdu :D (yazık okuyunca çok mu çektirmişim diyeceksin oğluşum ama bu düşünceye kapılmadan devamını oku annecim diyorum )
Hendekli Köprü-Kale Kapısı
Ploce Kapısı’ndan içeri giriyoruz. Anlatılan göre eskilerde kapılar her akşam kilitlenir ve kilit te yöneticiye teslim edilirmiş kocaman kapı önünde geniş hendekler var kapı açılıp hendek üzerine köprü kurulunca geçilebiliyor. Hendekli köprüler sembolik muhafızlar tarafından korunuyor.
Tuhaf bir duygu kaplıyor insanı içeri girerken.
Emin olun ki, yüksek duvarlarla çevrili dar yoldan şehrin içine ilerlerken tarihte bir yolculuk yapıyor gibiyseniz içerde kesinlikle o yolculukta olacaksınız....
Şehri boylu boyunca geçen Meşhur cadde Stradun Caddesi ve Stradun’u kesen kimi daracık sokakların her birinde ilginç mekánlar. Koyu yeşil panjurlu taş evler , duvarlardan sarkan begonviller. Gördüğümüzde bizi gülümseten evlerin yanlarına asılı çamaşırlar. Akdeniz havası kesinlikle hakim buraya insanı evinde hissettiryor tuhaf bir şekilde.
Surlarla çevrili bir şehir,mermer kaplı caddeleri, ispanyol merdivenleri, birer sanat eseri olan saraylar çok sayıda çeşmeleri ile. Seyirlik için ayrılmış bir yer değil burası aksine yaşayan bir şehir olarak karşımızda duruyor.Yani gündelik hayat olanca hızıyla akıp geçiyor üzerinden ve buna rağmen bu derece korunmuş kalması. Bu bizi kelimenin tam anlamıyla bizi şaşkına çeviriyor ,büyülüyor. Tüm yapılar kullanıma açık ve yaşıyor. Burada insanlar sanki ortaçağda bugünün kuralarıyla yaşamaya dün gelmiş gibi görünyor...bir film setinde gibiyim...
Nufusunu (yaklaşık 50.000 imiş) oldukça aşan sayıda ziyaretçi sayısına (bir milyondan fazla) sahip bu harika yer sanki açık bir müze gibi.Bundan dolayı gezerken, insan buranın turistleriyle de yaşayan bir şehir olduğunu düşünmeden edemiyor.
Oysa çoğumuzun hatırlayacağı bir yakın tarihte 1991 yılında Hırvatistan 'ın Yugoslavya'dan ayrılışı sırasında 92-95 yılları arasında süren iç savaşta Karadağ donanması tarafından ağır saldırılara maruz kalan ve bu Sırp saldırıları nedeniyle önemli ölçüde zarar gören bu küçük şehir, tüm dünyanın sessiz kaldığı ve görmezden geldiği bu iç savaş için bugün adeta dünyaya küsmüş durumda.Bir yanda bu küskünlüğün sebebi diğer yanda adeta buna inat turistik bir yer haline gelmesi ise,
Son derece İRONİK...
UNESCO tarafından Dünya kültür mirasları arasına alınması ve restorasyonu sonunda şehir eski görünümüne yani bugünkü görünümüne 2005 yılında ulaşmış.
13’üncü ile 16ıncı yüzyıllar arasında inşa edilen şehir duvarları bugün hálá bozulmadan duruyor. Ve tartışmaya konu olsa da, 25 metre yükseklikle 16 kulesi bulunan bu surlarkimlerine göre dünyanın en iyi inşa edilmiş şehir duvarlarından. Savaş sırasında zarar gören yerlerin gerçekten farkedilemeyecek bir titizlikle onarılmış olduğunu söyleyebilirim. Sokaklarında, Mermer meydanlarında, uzun evlerinde, manastırları, sarayları, kiliseleri, çeşmeleri, müzelerinde aynı renk kesilmiş taşlar ile örülü şehri restore etmek için eski taş ocaklar açtırılmış ve orjinalinin birebir aynı işlenen taşlarla yapılan onarım, dikkatle bakılınca yeni taşların tabikiii sadece daha yeni olması sebebiyle renklerinden ayırt edilecek kadar ufak bir detay haricinde kusursuz gerçekleştirilmiş. Bombardımanın etkileri akıllarda kalabilsin diye ise bazı yerlerde aynen bırakılmış çerçevelenip.
Şehirde vurulan yerleri hasar derecesine göre sınıflandırdıkları şema
Gezimiz sırasında Savaş ve çatışma fotoğrafları sergisini gezdik (War Photo Limited)
Buradaki koleksiyonlar yıl içinde değişiyor ve sergide dünyanın en tanınmış haber fotoğrafçılarınn eserleri yer alıyor.
Korkunç
savaşın her yerde bu kadar korkunç olması...
Şehre, Orta çağda altın çağlarını yaşadığı düşünülürse ve iyi korunması sebebiyle doğal olarak rönesans mimarisi hakim
Gotik ve Rönesans mimarileri örneklerinden Sponza Sarayı 16. yüzyılda inşa edilmiş. Latince, İtalyanca, Osmanlıca ve Hırvatça anlaşma metinleri sergilenmekte.
Barok kilise, Franciscan Manastırı revaklı avlusu ve dünyanın en eski eczanesini barındırmasıyla meşhur. Müzesinde insan eliyle yapılmış ilk dini sanat eserleri sergilenmekte .
İtalyan bir mimarın eseri olan Dubrovnik Katedrali:
Sponza Sarayı ve Ploce Kapısı arasında bulunan Dominic Manastırı, geç dönem gotik tarzındaki dehlizleri ve kemerleriyle ünlü. Manastırda, Vlaho Bukovac’ın ‘The Miracle of St. Dominic’ adlı eseri bulunuyor.
Buradaki koleksiyonlar yıl içinde değişiyor ve sergide dünyanın en tanınmış haber fotoğrafçılarınn eserleri yer alıyor.
Korkunç
savaşın her yerde bu kadar korkunç olması...
Şehre, Orta çağda altın çağlarını yaşadığı düşünülürse ve iyi korunması sebebiyle doğal olarak rönesans mimarisi hakim
Gotik ve Rönesans mimarileri örneklerinden Sponza Sarayı 16. yüzyılda inşa edilmiş. Latince, İtalyanca, Osmanlıca ve Hırvatça anlaşma metinleri sergilenmekte.
Barok kilise, Franciscan Manastırı revaklı avlusu ve dünyanın en eski eczanesini barındırmasıyla meşhur. Müzesinde insan eliyle yapılmış ilk dini sanat eserleri sergilenmekte .
İtalyan bir mimarın eseri olan Dubrovnik Katedrali:
Sponza Sarayı ve Ploce Kapısı arasında bulunan Dominic Manastırı, geç dönem gotik tarzındaki dehlizleri ve kemerleriyle ünlü. Manastırda, Vlaho Bukovac’ın ‘The Miracle of St. Dominic’ adlı eseri bulunuyor.
İçeriden bakılınca dışarıyı gözleyebileceğiniz ama dışarıdan içerisi görünmeyen gözetleme yarıkları(Bir nevi jaluzi gibi :))
Dubrovnik Katedrali
Çan Kulesi-Saat Kulesi
Dubrovnik Katedrali
Çan Kulesi-Saat Kulesi
Stradunu kesen dar sokaklar
Daha gezinin başı sayılabilecek saatlerinde, uyuya kalan oğluşum Doğukan bize inanılmaz rahat bir gezi olanağı sağladı.(Canım oğlum ne dedim ben sana devamın oku bak diye. Anneyle baba bak işte böyle gezdi :D diye günlüğüne yazıyorum ayıp ama diyy mii anneciğim...)Bu arada her ülke için birden farklı gezi turları mevcut idi ve bunlardan biri de Porporela denilen kale surlarının üzerinden kuşbakışı şehir gezisi de ilgimizi çekmişti.. Ancak iki kilometre uzunluğundaki surlarda yürüyerek eski şehri yukarıdan tavaf etmek yaklaşık ikibuçuk saat sürdüğünden ve Doğukan ile bu geziyi göze alamadığımızdan biz şehri içeriden gezmeyi tercih etmiştik ve iyi ki de öyle etmişiz değilse elimizde bir de pusetle gerçekten pek zorlayıcı olacakmış.
Malum Dalmaçya kıyıları burası, Dubrovnik açıklarında olup Dubrovnik tarafından yönetilen bir çok ada mevcut ancak yalnızca üç adada yerleşim bulunuyormuş desem ne dersiniz. Sipan, Lopud ve Kolocep. İlginç mi değil çünkü zaten nüfusu çok küçük bu yer için üç ada yeter de artar olmuş anlaşılan... ilaveten milli park olarak koruma altında bulunan Lokrum adası varmış bir de .Burası plajları ve botanik bahçeleri ile ünlü ancak buraya sadece yaz aylarında turlar mevcut bulunuyor.Gidemedim göremedim. Ve merak içimde kaldı doğrusu...
Onofrio Çeşmesi
fOtOğRafLaR
MERAKLI'sına :
Gezi için rehberimiz tarafından bizlerle paylaşılan bilgilerden notlar:
Dubrovnik’in 7. yüzyılda inşa edildiği düşünülüyor. Dubrovnik tarihi boyunca; Bizans, Venedik, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı İmparatorlukları’nın yönetimlerinde olmuş ve bu devletlere ağır vergiler ödemiş. En büyük gelir kaynakları şüphesiz deniz ticareti olan Dubrovnik, 15. ve 16. yüzyıllarda ise ekonomik zenginliğinin doruklarına ulaşmış ve şehir altın çağını yaşamış. Bu çağlarda kendi başına dubrovnik soylular cumhuriyeti tıpkı venedik ile birlikte akdenizin en güçlü donanmasına sahip imiş.
ÖZGÜRLÜĞe Adanmış Ülke
Bir ilginç not da bu
Şehre karadan ve denizden gelebilecek her türllü saldırıya karşı yapılmış olanLovrijenac Kalesi Kale komutanının olası bir isyanına k arşı düşman ateşine maruz kalabilecek tarafınsurlarının kalınlığı 12 metre iken şehre b akan tarafın surları sadece 60 santimetre. Kale girişindeki kitabedeki “Non bene pro toto libertas venditur auro” yazısı “Özgürlük dünyadaki bütün altınlara bile satılmaz” anlamına geliyor.
Ne güzel dedim yüzümü gülümsetti bu sözler. 27 Ocak 1416’da köleliği kaldıran ilk Avrupa devleti olması da bir diğer bilgi. Yine gülümsüyorum.
RESTORASYON
Restorasyon ödülleri almış olan Dubrovnik, dünyanın en ünlü turist rehberleri yayını olan Lonely Planet tarafından da 2005 yılının en popüler destinasyonu seçilmiş.
Hiç şaşırtmıyor insanı ...
PORPORELA – Kale SurlarıDubrovnik’i çevreleyen surlar ilk olarak 13. yüzyılda inşa edilmeye başlanmış. Bugünkü haline en yakın çalışma ise 1461’de Floransalı mimar Bartholomeo tarafından gerçekleştirilmiş. On iki burcuyla Stari Grad surları, Dubrovnik’e, tarihindeki tüm kuşatmalara rağmen, Akdeniz’in en korunaklı kenti olma ünvanını veriyor. Surların dibindeki Pile, Ploce, Peskarija ve Ponta kapılarından şehre dört farklı noktadan giriş yapılabiliyor.
OSMANLIĞI EGEMENLİĞİNDE
Orhan Gazi zamanında 1365 yılında Osmanlı hâkimiyetini tanımıştı. Daha önceleri Sırp Kralı’na vergi verirlerdi. Bu krallık parçalanınca Hersek Dükası bu vergiyi almak üzere şehre saldırınca, karşısında Osmanlıları buldu. Osmanlılar, düşman olan Venedik’ten ayırmak üzere buraya Dobrovenedik (=İyi Venedik) dediler.
Dobrovenedik, Osmanlı Devleti ile ilişkisi vergi ödemekten ibaret olduğundan, kendi içinde bağımsız resmî adıyla Communita di Ragusi, Dalmaçya sahilinde deniz ticaretinde öne çıkmış küçük bir knezlik (prenslik, beylik) idi. Osmanlılar, idareye karışmamışlar Şehri, 12 kişilik bir meclis idare etmeye ve Knez (hırvat dillerinde prens, düka ) bu meclis kendi aralarından seçmeye devam etmiştir.
Ülkede Osmanlı askeri bulunmazdı.
Ancak ödedikleri vergi resmen cizye (gayrimüslimlerin,korunma ve yaşama hakkı olarak verdikleri vergi) idi. Bu sebeple hukuken Osmanlı eyâletlerinden sayılmıştır.
İspanyol, İtalyan ve alman şehirlerinde gezen Dobrovenedikli tacirler, görüp işittiklerini düzenli birşekilde Osmanlıya bildirirdi. Ticaret oldukça geniş bir alan yayılı olduğundan bu çok geniş alandan bilgi aktarıldığı için Burası adeta Osmanlının kendi lehinde istihbarat ve casusluk faaliyetlerinin merkezi aline gelmişti idi.
Şehrin Bizans ve Slavlara karşı korunması şehirdeki tüccarlara tüm Osmanlı şehirlerinde ticaret serbest hale getirilmesi kaşılığında senelik 500 düka altın vergi bağlanmıştır. Fakir olan şehir de Osmanlı hakimiyeti altına girdikten sonra Venedik mallarının geçiş yeri haline gelip zenginleşmiştir
1444 Varna.Muharebesi’ndeki haçlılara karşı tutumları nedeniyle vergi iki katıan çıkartılmış. 1478 tarihinde ise gümrük vergisi kaldırılıp senelik vergi 12500 dükaya çıkartılmıştır.
1808’de Napoleon Bonaparte dönemindeki savaşlar sırasında Fransız işgaline uğrayan, 1815 yılında Avusturya’ya geçen dubrovnik teki bu kendine özgü bağımsızlık derhal kaldırılmıştır. 443 yıllık osmanlı egemnliği sona ermiştir.1918’de Yugoslavya’ya, parçalanma sonrasında ise Hırvatistan’a geçen şehir eski güzel günlerini kaybetmiştir. Halkının hala Osmanlı zamannı özlemle andığını bu nedenle de Türklere karşı olumlu duyguları olduğunu bizzat rehberimiz belirtti.
İLGİNÇ SEÇİM SİSTEMİ
XVII. yy sonlarında İstanbul’daki İngiliz elçiliği heyetinde bulunan Ricaut’nun anlatımına göre, Dobrovenedik’te çok ilginç, dünyada bir benzeri olmayan bir seçim sistemi uygulanmaktadır. Knez ler her ay ; diğer yüksek memurlar her hafta yeniden seçilirmiş. Kale kumandanı ise her akşam değişir. Böylece komploların engellenmesi sağlanırmış.
Bizde böyle bir seçim sistemine geçsek yaaa :D :D :D
Bir gelen gitmiyor ...
Güzel hayal diy miii :)
DALMAÇYA
Denize paralel uzanan sıra dağlar zamanla dağların sular altında kalması ile kıyıya paralel adalara dönüşürler efenim.
İşte Hırvatistan'ın Adriya Denizi'ndeki adaları bir dalmaçya örneğidir..
Ülkemizde de Antalya kıyılarında Finike ve Kaş arasında ki bölge Dalmaçya kıyı tipine örnek gösteriebilir...
MARCO POLO
Ünlü seyyah Marco Polo, buray ait Korcula Adası’nda doğmuş. Ona ait olduğu söylenen bir kule ziyarete açık.
6 yorum:
harika bir yer gerçekten masal gibi bir şehir çok sevindim cnm adınıza rüya gibi bir tatil olmuş darısı başımızaa :)
23 Aralık 2009 09:57Canım nilücüm teşekkürler
23 Aralık 2009 15:31Uzun zaman oldu yazamadım.Bilgisayarım gidince...
Şimdi hemen bir heves yazdım yazdımm.
Çok sevdim burayı ben yazdıkça anlattıkça anlatasım geldi...
Masal gibi sahi.
Film seti gibi ...
öptüm doreciğimii ve seni
Selam arzum Cuma gününün son mesai saatlerine doğru.. Resimleri incelemek değişik mimariler insanı farklı bir hisse sürüklüyor. Bana iyi geldi...Bizim ülkemize ait olmadığı zaten hemen anlaşılıyor. Çok güzel resimler. Güzel yerlere gittidiz. ve bu güzellikleri bizimle paylaştınız ne kadar güzel..
25 Aralık 2009 14:58teşekkürler.
Sağol Şükicim,
25 Aralık 2009 22:27Mesai b itişii cuma günü gibisi yok diy mii. Özgürlüğe kaçış gibi :)
Döneli çook olduu lakin bilg yni gelince yeni yazmaya fırsatım olduu.2 ay olmuş döneli ...
paylaştığına asııll ben sevindim canımcım
seni ve egemii kocaman öpt
Aynen şuki gibi bu temponun sonunda bana mütiş iyi geldi bu fotolar ve yazdıkların,
28 Aralık 2009 16:53nasılda imrendim sanaa:))
çok da mutlu oldum seni capcanlı oralarda gördüğüm için,
içinin kıpırtısıı yüzüne yansımış canım,
inşallah bizlerde görebiliriz oraları,
çok da güzel anlatmışsın,
ben ara sokaklara bayılırım,
en çok da o fotografı inceledim:)
Canım Ayn cım
12 Ocak 2010 17:27Arkadaşlarla gideceksinzi diy miii
O zaman bir de senden dinleriz oraları canım benim.
Ara sokakları, gezerken ben de dikkatle incelemiştim.
Yorum Gönder